Kalabalıklar içinde yalnızlık

Büyükşehirler, hayatın çok hızlı aktığı, kapınızdan sabah çıktıktan itibaren akşam evinize gelinceye kadar trafiğiyle, hayhuyuyla, keşmekeşiyle sizi sarıp sarmaladığı ve üzerinize türlü yükler bindirdiği mekânlar olarak kayıtlara geçiyor.

Büyükşehirlerde hayatın çok daha hızlı aktığını küçük kasaba, ilçe veya illere gidince çok daha iyi anlıyorsunuz. Hele İstanbul’da yaşayan bir insan için, burada hayat neredeyse ışık hızıyla geçiyor.

Akşamları evinize geldiğinizde, günün yorgunluğunu atmak için televizyon başına geçtiğinizde durum değişmiyor. Tamamen izleyicileri kendi kısır dünyalarına hapsetmek isteyen medya imparatorluğunun ahtapot gibi bir reyting sarmalına düşüyorsunuz. Hangi kanalı açsanız bomboş dünyalar, hayatın gerçeklerinden uzak tipler, gayri meşru yaşantılar, ahlaksızlığı içselleştiren, kötülüğü sıradanlaştıran senaryolar arka arkaya sıralanmış durumda. Böylesi bir ortamda insanın kendini dinlemesi, kendi vicdanıyla baş başa kalması, iç hesaplaşmalar yapması da mümkün değil.

 

 

Kitle iletişimin sosyal medya sarmalında artık insanlar birbirleriyle bomboş ve kurgu bir dünyanın dehlizlerinde buluşuyorlar. Herkesin elinde telefon… Akşam yemek sofrasında bile aile bireyleri, birbirleriyle iletişim kurmak, hal hatır etmek, sohbet etmek yerine, kendilerine kurguladıkları dünyanın karanlık dehlizlerinde dolaşıyorlar.

Vahşi kapitalizm ve sosyal medya, bizi birbirimizden kopardı. Aile içi iletişim yok oldu. İnsanlar kalabalık şehirlerde bile yalnızlıklar içinde kendilerine kurdukları kısır dünyaların içinde yaşıyorlar.

Bizler köylü çocuğuyuz… Üstelik köyümüze elektriğin gelmesi neredeyse 15 yaşına eriştiğimiz döneme denk geldi. Lüks ışıklarında, idare lambalarıyla geçirdik yıllarca hayatımızı. Televizyon denilen nesneyi, okuduğumuz vilayette komşularımızda görürdük. Ve, hayatımız bundan çok daha güzeldi. Beynimizi kemiren bunca dert yoktu… Maneviyatımıza yönelen bunca saldırı yoktu… Kimin eli kimin cebinde belli olmayan, ahlaksızlıkları magazin diye hayatımıza dayayan bu medya soytarılıklarının hiçbirisi yoktu. Biz yaşamıyor muyduk o dönemde? Kaliteli yaşam, televizyonunuzun zaping aletinin hafızasında sıralanmış kanallar arasında oradan oraya koşuşturmaca hürriyeti midir? Güzel bir yaşam, başkalarının seyretmediği televizyon kanalları arasında gezinip, gece boyunca kısır bir dünyaya hapsolma hürriyeti midir? Nerelere geldik ey gazi hünkâr!

 

 

Büyükşehirlerin keşmekeşi, insanlarımızı yalnızlaştırdı. Evimizin en mutena köşesine koyduğumuz televizyon ise ailelerimizle olan ilişkilerimizi bitirdi. Birbirimize iki kelam etmiyoruz. Sohbeti unuttuk. Deli gibi televizyon ekranındaki dizilerin, programların cazibesi arasında kayboluyoruz. Üstelik bu yaşamı çok matah bir şeymiş gibi sunarak, kendimizi avutuyoruz.

Tanınmış bir televizyoncu “Televizyonlar evimizdeki iletişimi bitirdi” derken çok doğru söylüyor. Bu bir kimliksizleştirme operasyonunun en önemli parçasıdır. Kısır dünyalara hapsolmuş, iletişim dünyasının dehlizlerinde kaybolmuş bir neslin hazin hikâyesidir bu.

Kalabalıklar içinde yalnızlık diyorum ben buna…

Herkes kendi dünyasında yaşıyor…

Herkes kendi dünyasına hapsolmuş durumda…

Üstelik bu hapsoluş, kendi elimizle kendimize biçtiğimiz bir müebbet hapis…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir