Yaşanan her gün aslında dünü ve yarını içerisinde barındırır. Anı yaşarken, dünü hatırlar, yarını planlarız. Yaşam yarınlar için devam eder. Ortaokula gidebilmek için ilkokula başlar, liseye gidebilmek için ortaokula devam ederiz. Zaten kesintisiz, zaten zorunlu olarak. Evlilik ve iyi bir iş için üniversiteye başlarız. Yoksa perişan oluruz, maazallah tamirci, terzi, boyacı ya da inşaat işçisi oluruz, tabi onlar iş değil ya! O işleri yapanlar insan değil ya! Aile sahibi olmak, çoluk çocuğa karışmak için evleniriz. Akşam eve ekmek getirebilmek için sabah işe gideriz. Çocuklarımızın geleceği için iş planları yaparız. Sonra torunlarımız için daha fazla çalışırız. Hatta emeklilik dönemimiz gelir ama emekli olmayız. Diğer taraftan rahat bir emeklilik hayatı için birikim yaparız. Ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ederiz. Hiç ölmeyecekmiş gibi.

Bazen arabesk tadında anlamlandırmak lazım hayatı. Üstat Urfalı İbrahim efendinin dediği gibi; “Bitmeyecek sandığımız, rüyasına daldığımız, bile bile kandığımız, ölüm gerçek ömür yalan”. Siz de düşünmüşsünüzdür, acaba hayat mı yoksa rüya mı gerçek diye? Aslında hayat dediğimiz rüya, rüya zannettiğimiz de gerçek olmasın. Dokunup hissettiğimiz, etten kemikten olan biz gerçeksek o zaman neden beden toprak olurken yola ruhla devam edilir ki? Peki ya algılara inanan ve apaçık gerçekleri kabul etmeyen kitlelere ne demeli! Bize gösterilene aldanıp, gizleneni fark etmemek bu kadar zor olmamalı. Gerçek, her şart altında doğru ve değişmez olansa diye devam etmeyelim, fazla kafa karıştırmadan biz konumuza dönelim.

Hani yağmur duasına çıkan bir topluluk vardı ama içlerinden sadece bir çocuk elinde şemsiye ile gelmişti ya, hah, işte aslında anlatmak istediğim o çocuğun ruh hali. Hayat, düşünce, söylem ve eylemden ibaretse, bu üç olgu arasında bir mantık örgüsü olması lazım. Eğer yağmur duasına çıkıyorsak yola inanarak çıktığımıza dair delilimiz olması lazım, şemsiye gibi. Bir düşünceyi, söyleme geçirdikten sonra eğer tavrımızla da bütünlüğü sağlayamadıysak o vakit nasıl hakikatten bahsedebiliriz ki? Sigara içen bir baba evladına sigara hakkında bir şey konuşmazsa belki o çocuk ileride sigaraya başlamayabilir ama “evlat, sakın sigara içme, bak bu meret çok zararlı” falan derse o çocuk ileride büyük ihtimalle sağlam bir tiryaki olur. Bir babadan evladına karşı en beklenmeyen davranış muhtemelen söylem eylem tutarsızlığıdır.

Zavallı insan bazen ümitsizliğe düşer. Yani hayat hakikati anlamakla da yetmiyor. İnsan sabah uyanacağı ümidiyle her gece başını yastığa koyup uyuyabiliyorsa neden başka konularda ümitsizliğe kapılsın ki? Sanki mükemmel olarak dünyaya gelip büyüdükçe köreliyor gibiyiz. Bir çocuğun bakış açısı, hisleri, gerçekçiliği her daim örnek alınası gibi geliyor bana. Yani onlardan öğreneceğimiz çok şey varken hep anlatan biziz. Zaten öğretme, dikte etme kaygısı öğrenmenin önünde büyük bir engel değil mi? Haksız mıyım? Bence öyle. Tartışılabilir de ama tartışabilirseniz.

Tekrar konumuza dönersek, modern ötesi dünyanın en büyük problemlerinden biri güven olduğu halde, neden havaya fırlattığınız bir çocuk kahkahalarla güler hiç düşündünüz mü? Hatta yerden hışımla alarak sanki ona kızarmış gibi havaya fırlattığınız halde! Çünkü o çocuğun, sizin onu tekrar kucaklayıp, bağrınıza basacağınıza olan inancı tamdır. Çünkü o çocuk size güvenir. Bize ne yapıyorlar da büyüdükçe insani değerlerden uzaklaşıyoruz abi?
Fatih Yılmaz