Bu Bir İşgal Girişimidir

Şöyle bir yokluyorlar, bazen sinema ile bazen birkaç karikatürle ya da bir dizi film ile. Sonra koltuklarına kasılıp seyrediyorlar neler oluyor, nasıl tepki veriyorlar diye. Tepkinin dozajına göre ayarlama devam ediyor. Bazen kavramlarla, televizyon programlarıyla, tişörtlerin üzerine uygulanan baskılarla ve buna benzer birçok yolla bu yoklamalar devam ediyor. Bunu yenidünya düzeninin postmodern işgal girişimi olarak adlandırabiliriz. 

Şöyle bir etrafınıza bakar mısınız? Bu manzara kolaylıkla oluşmadı. Mesela kaç tane ana dilde tabela var sayabilir misiniz? Şu şehirlerin en büyük ana caddelerinde sıra sıra dizilen bankalar ne iş yapar bilir misiniz? Kaç tanesi yerli kaçı yabancı o bankaların? Anlata anlata bitiremediğimiz duble yollarımızın üzerinde son gaz giden araçların markalarına dikkat ettiniz mi? Eskiden en azından Hacı Murat, Anadol, Doğan, Şahin diye Türkçe isimli montaj sanayi ürünü araçlar vardı. Şimdi onlar da azınlıkta. Hatta tek yerli olarak tarihin tozlu garajlarında hapsedilen Devrim otomobilini hiç göstermedi ocağı tütesiceler.

Size postmodern işgalden bahsediyorum. “Devleti yaşat ki, sömürü devam etsin” anlayışı ile devam eden işgal. Yıkarsan nasıl sömürebilirsin? Ne öldüreceksin, ne de olduracaksın ki iliklerine kadar tüketebilesin. En kötüsü de bizi bizden edip ardından bunu normalleştirmeleri. Zamanla alışmak ve artık olağan karşılamak ne kadar da tehlikeli aslında. Yaşı 25’in altındakiler pek bilmez, bundan 20 yıl öncesine kadar bizim oralarda Ramazan ayında lokantalar kapatılırdı. Sizin oralar neresi diye sormanıza gerek yok muhtemelen sizin oralarda da durum farklı değildi. Lokantalar diyorum çünkü o zamanlar fast food pek yoktu. Hani şu meşhur mek danıltslar, börgır kingler falan. İslam olmasa da İslami hassasiyet biraz da insanlık vardı. İnanca saygı vardı. İnsanlar sokakta yiyip içmezdi! Çağdaşlaştıkça geriliyoruz hem de cilalı taş devrine doğru.

Tespihler çekiliyor, namazlar kılınıyor, başlar örtülü, ellerde Kur’an, minarelerde ezan, saçlar Amerikan, tıraşlar sinekkaydı, kıyafet Avrupai, ayakkabılar Çin malı, zihinler bulanık, düşünce felsefi, iman eleştirel, kotlar yırtık derken böyle değişik bir dünyalı olduk çıktık. Yavaş yavaş, azar azar, bize bir haller oldu. Benim bile bu satırları yazarken daha da dikkatimi çekti. Hakikaten ne hale gelmişiz yahu. Tabi bir de buraya satırların arasına edebimizden dolayı alamadığımız gerçekler var. Yazmayı bırakın konuşmaya cesaret edemediğimiz, düşünürken çıldırtan gerçekler. Aman Allah’ım.

Üretemeyen kitleler tüketim toplumuna dönüşüyor. Haliyle üretenler isim hakkına sahip oluyor, tüketenler de o ismi kullanıyor. Onun için Facebook, Youtube, Twitter var, yüz kitabı, senin kanalın diyeceğim ama kanal kelimesi de İngilizce ya da cıvıltı yok. Çünkü ruh yok, heyecan yok, azim yok, gayret yok, çalışma yok, plan yok, program yok, hedef yok, ideal yok.

Şimdi biz bu konuyu ele aldık çünkü üzerine düşünüyoruz. Siyasiler kürsülerden konuşuyor mu? Evet. Diğer taraftan memleketimizin çok muhterem hocaları vaazlarında bu konuları hep dile getiriyor mu? Evet. Eğitim kurumlarımızda öğretmenlerimiz bunları bilmiyor mu? Biliyor. Konuşmuyor mu? Elbette konuşuyor. Televizyonlarda sık sık tartışma programlarında bu konular enine boyuna müzakere edilmiyor mu? Elbette. Değişen bir şey var mı? Yok. Pekiyi süreç daha iyiye mi gidiyor yoksa kötüye mi? Kötüye. Tabi konuya duble yollar, köprüler, hava alanları, yeni açılan imam hatipler açısından bakarsak ne olur? Yine bir şey değişmez. Tamam. Başka sorum yok. Allah’a emanet olun. Fatih Yılmaz