Eğitimimizin mantığı var mı?


BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM;

AMİRAL Bristol 28 Ocak 1919’da Doğu Akdeniz Amerikan Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak görevlendirilmişti. 12 Ağustos 1919’da ABD İstanbul Yüksek Komiserliği’ne atandı. Bristol, Türkiye’yi devamlı kontrol altında tutmak için araştırmalar yaptı. Millî Mücadele’yle ilgili önemli verilere ulaştı. ABD’ye; siyasal, ekonomik, eğitim alanlarında Türkiye’yle yakınlaşmak amaçlı raporlar sundu.

Bu gelişmeler sonucu ABD’li filozof ve eğitim teorisyeni John Dewey’i dönemin Maarif Bakanı Vasıf Çınar 1924’te Türkiye’ye davet etti. Dewey, Türkiye’deki eğitimi inceledi. “Yaparak öğrenme”yi esas alan 30 sayfalık rapor sundu. Amerikan tipi insan yetiştirmeyi amaçladı. Öğretmenlerin yetiştirilmesi bu raporla uyumlu hale getirildi. Köy Enstitüleri uygulaması Dewey Raporu’nun uzantısıdır.

Türkiye’deki eğitim sistemi 1950’ye kadar Dewey Raporu’yla şekillendi. 1. Dünya Savaşı sonrası, 1946’da Senatör J. William Fulbright, Kongre’ye, eğitim ve kültürel yoldan ülkeleri etkileme amaçlı bir teklif sundu. Kongre teklifi onayladı.

ABD, Türkiye’yle yaptığı anlaşma sonrası, 15.03.1950’de 4’ü Türkiyeli, 4’ü Amerikalı üyeden oluşan Fulbright Eğitim Komisyonu oluşturdu. Anlaşmazlıklarda ABD’nin Ankara Büyükelçisi arabulucu olacaktı. Türkiye Millî Eğitimi’ni 69 yıldır bu anlaşma şekillendirmektedir. Türkiye’de hazırlanan eğitim sistemlerinin bir türlü dikiş tutmaması ve problemlerinin bitmemesinin sebebi bu!

Dewey ve Fulbright’in amacı Amerikan kültürünü Türkiye’ye dayatmaktır. Eğitimde kullanılan davranışçı, psikoanalitik, bilişsel, bütünlükçü, insancıl, pragmatik, yapısalcı, biyolojik, işlevselci yaklaşımların hepsi Batı mantığına göre işlemektedir. 

BU MANTIK BİZİM Mİ?

BATI tipi eğitimin mantık anlayışı toplumumuzun sağlıklı düşünmesini engelliyor. Sistem insan yapısına uygun değil. Uygulamada büyük çarpıklıklar yaşanıyor.

Dewey’in benimsediği davranışçı yaklaşım köpeklerin davranışları üzerinden insana yaklaşıyor. Köpeklerin davranışlarını insana uyarlanmaya çalışıyor. Bu zihniyet Darwin’in görüşlerini esas alıyor. Sağlıklı olmayan referanslarla sağlam bir eğitim sistemi oluşturamazsınız. Niçin elle tutulan bir eğitim sistemi hazırlayamayışımızın sebebini anlayabiliyor musunuz?

Okullardaki ödül sistemini ele alalım: 40 kişilik sınıfta IQ’sü, mizaçları farklı öğrenciler öğrenim görüyor. IQ’sü 100’ün altında veya üstünde öğrenciler var. Böyle bir sınıfta onur, takdir, teşekkür belgeleri dağıtıyorsunuz. IQ’sü 100’ün altında olan öğrenciler 50 sene öğrenim görse bu belgeleri alabilecek şartlara sahip değil. Sonuç ne? İyi yapıyorum zannıyla öğrenciler ayrıştırılıyor, ötekileştiriliyor! Bu vebal kimin?

Peki, yarışma yapılmasın mı? Yapılsın ama mutlaka eşit şartlarda! Farklı şartlardaki öğrenciler birbiriyle yarıştırılmasın! Öğretmenlik günlerimizde biz de bu belgeleri dağıttık. Fakat araştırma sonucu yanlışlığı fark ettik. Uygulama, faklı şartlarda yarıştırılan öğrenciler üzerinde telâfisi mümkün olmayan yaralar açıyor. Ödül alamayan öğrenci, ödül alana düşman oluyor veya soğuk davranıyor.

Yarışma eşit şartlarda olmalı; hediye öğrencinin gayretini artırmalı. Osmanlı okullarında öğrencilerin tamamına hediye verilirdi.

Millî sporumuz güreşteki kurallar ne güzel! Küçük, orta, büyükler kategorilerinde sporcuların yaş ve kiloları dikkate alınarak yarıştırılıyor.

YARIŞ EŞİT ŞARTLARDA!

EĞİTİMİMİZİN mantığı yok mu? Elbette var. Ama bize özgü ölçülerle işlemiyor. Batı’nın hayat felsefesi hâkim. Halk çarpıklıkları fark edemiyor. Çünkü zihinsel kurgusu Batıcı eğitimin kazandırdığı formatta.

Çarpıcı ve güncel olması bakımından seçim sistemimiz üzerinden örneklendirelim: Anayasa seçimlerin eşit ve temsilde adaleti sağlayacak şekilde yapılmasını öngörüyor. Ama bunun alt yapısı sağlam değil. Genellikle hükümetler seçimlerde ellerindeki bütün devlet, hükümet ve belediye imkân ve gücünü muhalefete karşı yığınak yapıyor. Siyasî partiler, adaylar orantısız ve eşit olmayan şartlarda yarışıyorlar. Sonuçta çok kere hükümet partisi(!) kazanıyor.

29 Mart 2019 günü AKP Genel Başkanı İstanbul’un 8 ilçesinde mitingler yaptı. Hepsi devlet TV’lerinden canlı yayınlandı. Ama nice siyasî partinin o gün tek cümlesi bile devlet TV’lerine yansımadı. Hele Saadet Partisi’nin! O günlerde Saadet Partisi’ne karşı akla zarar iddia, itham ve iftiralar yağdırılıyordu. Bunlar devlet TV’lerinden de yayınlandı. “Cevap hakkı” oluşturmasına rağmen devlet TV’leri bu partiyi bir kere olsun stüdyolarına konuk etmedi.

Dağları yerlerinden oynatacak düzeydeki bu haksızlıklara halktan bir tepki görmedik. Böylesine haksızlık benim vicdanımı kanatır, diyen çıkmadı. Çünkü okullar aracılığıyla çarpık bir “mantık kurgusu” oluşturulmuştu.

Osmanlı’nın her kademedeki okulunda “mantık dersi” okutulurdu. Gazali’yi, Ali Kuşçu’yu, Akşemsettin’i, Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı konuşuyoruz, ama onların mantık ve metodolojisinden uzağız. Sağlam “mantık bilgisi”ne ihtiyacımız var.