Nepotizm ya da bu ülke kimin?

Bir ülkenin, içinde yaşayan tüm bireylere ait olduğunu, ülkede yaşayan her vatandaşın eşit haklara sahip olduğunu söylem olarak bilmeyen yoktur. Ancak iş fiiliyata gelince gücü ele geçiren her klik/cligue, ülkenin kendisine ait olduğu vehmine kapılır ve kendisini desteklemeyen bireyleri, toplulukları mülkü zannettiği saltanatına şerik zannetmeye başlar ve bu tehdidi engellemek için elindeki kamu gücünü sonuna kadar kullanır. Bazen kamu gücünü kullanmak yetmez, itibarsızlaştırma, ötekileştirme hatta hainleştirme yoluna gidebilir.

Denetim mekanizmasının yerleşmediği devlet yapılarında güç sarhoşluğu, hoyratlığa hatta zulme kadar varan sonuçlar doğurabilir. Gücü eline geçiren makam sahibi, emri altındakileri hoyratça ezmeye, mobing uygulamaya hatta zulmetmeye başlar. Güç sahibini durduracak manevi engel yani “Allah korkusu” yoksa (ki İslam dini sadece Allah korkusuyla yetinmeyip İslam devletini öngörmüş ve sistematik kurallarla kötülükleri engelleme yoluna gitmiştir) geriye diğer engel “denge mekanizmaları” kalır, yani kurallar. Eğer makam sahibini denetleyecek, uyaracak hatta yanlışlarına dur diyecek mekanizmalar yoksa ya da adaletli şekilde işlemiyorsa güç sarhoşluğu başlar. Makam sahiplerini denetleyen maddi ve manevi denetleme mekanizmaları devre dışı bırakılmışsa güç sarhoşluğu en küçük makam sahibinden en üst düzey yetkiliye kadar sirayet edebilir.

Son günlerde gündeme gelen eş, dost, akraba kayırmacılığı haberleri, ülkemizde gücü eline geçirenlerin sorumsuzca hareket ettiğini, eş, dost ve akrabalarını devletin önemli makamlarına getirmekten çekinmediğini, bu eş, dost, akraba kayırmacılığını savunan bir kitlenin de varolduğunu ibretle izlemekteyiz.

Hangi partiden, hangi görüşten olursa olsun, millet tarafından kendisine verilen vekâlet ve yetkiyi, şahsi menfaatleri için kullanan yöneticilerin varlığı bir ülkede adalet duygusunu zedelediği gibi insanların yöneticilere olan güvenini de yok etmektedir. Sadece bu da değil, bireyler, bu suiistimallerin düzeleceğine olan inancını da yitirmekte ve çaresizce “bu işler düzelmez” inancı toplumda kök salmaktadır.

Herhangi bir makama seçilen ya da atanan kişiler, daha makamına oturur oturmaz birinci derece yakınları “eş, evlat, kardeş ve damat”ını en önemli makamlara atıyorsa ve bunu savunurken de “bunlardan daha güvenilecek kimse bulamadım” diyorsa, o makam sahibinden hiçbir şey olmaz. Yakınlarından başka etrafında güvenilecek kimse olmayan adama acınır. Siyaset gibi insan kaynağıyla yürütülen bir alanda, eş, dost ve akraba dar çemberi içinde gezinen birisi etrafına güvenmiyor, kendisine güvenmiyor, güvensizlik ve korku girdabında geziniyor demektir.

Makam sahibi, eş-dost atamalarını, liyakate bağlıyorsa da durum farklı değildir. Eğer, makam sahibi için etrafındakilerden başka liyakat sahibi kimse yoksa iş yine vahimdir. Bu söze itibar edeceksek, o zaman o ülkedeki bütün bireyler liyakatsizdir ve bir aileyi seçmekten başka hiçbir işe yaramıyorlar demektir.

Yönetenler “atamalarımız, aldığımız maaş, yediğimiz, içtiğimiz, servetimiz sorgulanmaz” diyorsa, bilmelidir ki, atadığınız kişileri, aldığınız maaşları, yediğinizi, içtiğinizi, bindiğiniz arabaları bu ülkedeki tüm bireylerin sorgulama hakkı vardır. Çünkü bu ülke, hepimizin. Sekseniki milyonluk ülkede her birey “tek paya” sahiptir. Seçilen sadece vekâlet görevini yürütmektedir. Devlet, kimsenin şahsi malı olmadığı gibi, miras da değildir. Dolayısıyla bu ülkede ne efendi vardır, ne de parya. Biz yönetilenler olarak, sekseniki milyonluk ülkede eşit haklara sahip vatandaşlar olduğumuzun farkındayız; yöneticiler de farkına varmalı. Siyami Akyel