İstanbul’un fethine “işgal” diyen makam…

“Gerekli görülen lüzum üzerine” diye başlar genellikle… Demek ki, “lüzumlu” bir şeydir bu “istifa” dedikleri.
Hem “gereklilik” hem de “lüzum” varsa, epeyce de mühim bir şeydir.
Diyeceğim o ki, hassaten siyasetin ve kamu görevinin en önemli kurumlarından birisidir “istifa”.
“Kurum” diyorum çünkü “belli bir düzen” ve “ilkelerle” vardır istifa. Durduk yerde “istifa” ne beklenir ne de istifa edilir… Düzen yoksa, “belli”ler yoksa, ilkeler yoksa istifaya ne hacet öyle değil mi!? İlke varsa, düzen varsa istifa da var demektir. Öyleyse ilkelerin korunması bakımından da önemlidir bu istifa mevzusu… Sadece kişinin görevinden ayrılması veya feragati değildir istifa. İstifa, bazen “müstafi” olacağın görevden de, makamdan da daha büyük görev, daha büyük makamdır. Bazen gitmen, gelmenden; ayrılman bulunmandan daha hayırlıdır. Hem kişi için hem de makam için…
Sadece altı harften ibaret bir eylem kelimesi olarak görmeyin “istifa”yı. Öyle özel sektördeki gibi afra-tafra ile daha doğrusu “şahsi irade” ile olmuyor, devlet kademelerinden “ayrılış”. Makam senin değil de emanetse, ateşten gömlektir… O gömlek ki, bütün milletin hakkını hukukunu ilzam eder, üzerinde taşır.
“Ne haliniz varsa görün” deyip ceketi alıp gitmek gibi de değil; kamuda koltuğu bırakmak olayı var. Öyle ya, ortada kaptırılmaması gereken “koltuk” varsa akan sular durur… İktidarı kendisine mal-mülk gören, makamları kendisine tapulu zanneden siyasilerin kamu görevleri için “istifa” kelimesinin eşanlamı “koltuk”tur zira. İstifası beklenen kişi için; görevi, sorumlulukları, yükümlülükleri bırakmaktan daha güçlü bir anlam taşır istifa. Görevi, mesaiyi değil koltuk ve koltuğun taşıdığı gücü bırakmak zor gelir çoğu politikacıya. O yüzden de zordur bu iş… Hele makamları emanet değil de, şahsına tapu edilmiş mal gibi kabul etmişse zevat, idam fermanı gibi görür istifayı.
Ha, terfi olayı varsa eğer, daha güçlü, daha şatafatlı bir koltuk işin içindeyse o zaman değişir durum… Güle oynaya istifa edilir, yeni kotluk için. Anlayacağınız, inmek ve çıkmakla, makam ve mevkiiyle ilişik konudur istifa…
Devam edelim üzerinde düşünmeye…
Her durumda, her hatada değil… Özrün geçersiz olduğu durumlarda beklenir istifa. Hani denir ya, “özür dilemek de bir erdemdir” diye… “Özür dileme” kifayetsizse o zaman “istifa etmek de bir erdemdir” adımı bekler milletin temsilgâhı makam sahibini.
İstifa, belli düzenin ve ilkelerin yaşadığı topraklarda yaşar… İlkeler ölmüşse, teamüller yıkılmışsa yani düzenin “belli”leri kaybolmuşsa, istifa kurumu da kaybolmaya yüz tutmuş demektir… “Başarısızlıkla” veya başka başka kötü algılarla birlikte anılsa da, hemen belirtelim istifa, şartlar oluştuğunda “erdem”den sayılır.
Seçilmişlerin istifası ile atanmışların istifasında da durumlar farklılaşır. Seçilmişler, kendisini göreve layık gören atama sahibinden önce, seçene yani millete karşı sorumluluk duygusu taşır. Makamın temsil ettiği mana çok daha güçlüdür. Seçilmemişlerin atamasında ise amir-memur ilişkisi süreci yönetir.
“İstifa” kurumunun çalışma sistematiği, bir ülkenin yönetim şekline dair ipuçları da verir. İstifa kurumunun sağlıklı işlediği yönetimlerde, halkın talepleri, tercihleri; istifa kurumunun tıkandığı ve işlemediği yönetimlerde de, yönetenin buyrukları, kararları önemlidir.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte “istifa” edip/edememe eylemi veya eylemsizliği de ayrı bir kaos yaşamaktadır.
Eski düzenle yeni düzen arasında sıkışıp kalmışlığı yaşıyoruz aslında. Parlamenter sistemin alışkanlıklarıyla düşünüp yorumluyor ve süreçlerin bugün değişmiş olan eski alışkanlıklar, eski “bellek” üzerine devam etmesini bekliyoruz genellikle. Oysa cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi yeni alışkanlıklar, yeni teamüller oluşturmak durumunda. Yönetimin ruhu, anlayışı değişince alışkanlıkların da, teamüllerin de değişmesi kaçınılmazdır.
İstifa kurumu da artık eski alışkanlıklarla ele alınamayacak kadar değişim yaşamaktadır. İstifa edip de edemeyen Süleyman Soylu’yu hatırlayın. Öyle bir dönem yaşıyoruz ki, “ben ayrılıyorum, görevi ve koltuğu bırakıyorum” bile demek pek mümkün görünmüyor yeni yönetim modelinde. Bakanın şahsi iradesi ya da milletin çağrısı artık hiç de mühim değil. Yaklaşık son on yıldır oluşmakta olan yeni teamül: “Getiren, alır… Getiren götürür”. Yeni düzenin “bellisi” bu. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte, istifa yerine müsaade veya görevden alma var artık.
Koltuğu bırakıyorum bile denilemeyen memleketlerde, işin ehline verilmesi mümkün olabilir mi? Elbette hayır! İstifa edilemeyen, bırakmak istediğinizde bırakamayacağınız koltuklar varsa bir ülkede, o ülke ehliyetlilerin değil, memuriyetin ülkesi olur. Amir söyler, memur yapar.
***
Aslında tüm bunları niye yazdım?
Neden “düşünelim” dedim?
Niçin küçük hafıza yoklamaları yaptım?
Bu istifa konusu üzerinde bunca ele aldığım hususun tamamı Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yüzü suyu hürmetineydi. “Hürmet” dediysek, kastımız essahtan hürmet, saygı değil elbet. Yoksa Bakan Bey, hürmet edilecek değil, istifayı “gerekli” ve “lüzumlu” hale getirecek hezeyanda bulunmuştur da, kendilerini mevzubahis edişimiz bundandır.
Bakan, NTV’ye verdiği özel röportajda “Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u işgal ettikten sonra Fatih Sultan Mehmet Vakfı’nı kuruyor” diyerek, İstanbul’un fethini “işgal” olarak tanımlamıştı.
***
Sonra ne mi oldu?
İnfial!
Nerede mi oldu?
Sosyal medyada! Onca gürültünün arasında, 24 saatlik güçlü bir infial!
Hemen her partiden -AK Parti’ye oy vermişler de dâhil olmak üzere- binlerce kişi “istifa” istedi.
Peki daha sonra ne oldu?
Tabii ki, koskoca bakan halk istiyor diye istifa edecek değil ya… Bakan Bey de, sosyal medyadan açıklama yaptı…
Ne zaman mı?
Sahur vaktinde.
Ne mi dedi?
Dil sürçmesi!..
Eeee?
Olay bitti!.. Geriye sosyal medya savaşının tozu dumanı kaldı. Ha bir de, ilerde yeri geldiğinde bir kez daha ortaya konacağına kesin gözüyle baktığım “NTV röportajı”nın ilgili kesiti. Arşivler bu “kesitlerle” dolu…
***
Farkındayım, abartılı bir özetleme yaptım. Abartısı var ama sonuç bu…
Şimdi analize tabi tutalım; ne denmiş, ne olmuş, ne olmalıymış…
Önce sosyal medya izahatına bakalım. Nasıl savunmuş kendisini çok Sayın Bakan?..
“Katıldığım canlı yayında tamamen dil sürçmesinden kaynaklı yaşanan durumu yayında düzelttim ancak tekrar paylaşmakta fayda görüyorum. Önümüzdeki günlerde fethin şanına yakışır bir anma programı gerçekleştireceğimizin haberini de vermek istiyorum. Hayırlı sahurlar.”
“Savunma” dedim ama… Bakan Bey “savunma” bile yapmıyor. Savunma yapmadığı gibi, özür de dilemiyor. Pardon, “özür dilemek mi” dedim ben! “Sehven” oldu, kusurumu hoş görün!.. Bir AK Partili bakan mı özür dileyecekti… Sümme haşa! Hangi AK Partilinin en ufak bir kusuru olmuş da koskoca Bakan’ın kusuru olacakmış, aşk olsun… Kusur abartanların, kusur sual edenlerindir. Yol yordam nedir, hâlâ öğrenemedik gitti!
***
Bakan’ın attığı “tepki-savar” tweet’i irdeleyelim biraz…
“Tamamen dil sürçmesi” denmiş. Kimin dili sürçmüş? Sarı çizmeli Mehmet Ağa’nın mı dili sürçmüş? Siz bakansınız… Herhangi bir bakan da değil… Siz Kültür Bakanı’sınız… Siz bizatihi bu milletin mayası olan, bu milletin kültür beşiği olan“fethe” sahip çıkacak Bakan’sınız… Siz şehitler vatanı Türkiye’nin Kültür Bakanı’sınız. Herkesin dili sürçer ise, sizin diliniz bu konuda sürçemez… Sizin diliniz sürçerse bu konuda; sürçen o dili ısırmanız gerekir, tepkileri geçiştirmeniz değil.
Belki farkında değilsiniz hâlâ… İstanbul’un fethine “işgal” diyerek, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne de “işgalci” demeye kalkışmış oluyorsunuz. Herhangi bir şehri, herhangi bir fethi konuşmuyoruz. Hazreti Peygamber (s.a.v)’in müjdelediği fethi konuşuyoruz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in övdüğü; “ne güzel komutan, ne güzel ordu” dediği fetihte sarı çizmeli Mehmet Ağa’nın bile dili “işgal” diye sürçemez, sürçmemeli…
Buyurduğunuz bu ifadeleri, bu hezeyanı, fethe yaptığınız bu saldırıyı “dil sürçmesi” diye geçiştireceğinizi zannetmeniz, kabahatinizi hafife almanız bile ayrı bir kabahat. Dil sürçmesi diye geçiştirdiğiniz hezeyanınızı bir Yunan bakan yapsa, siz dahi mangalda kül bırakmazsınız. Siz İstanbul’un fethine “işgal” derseniz, Yunanlı bakanlar ne demez?..
Efendim neymiş, fethin şanına yakışır bir anma programı yapılacakmış. Önce dilinize sahip çıkın ve sürçtürmeyin lütfen; fethin şanı bu millete, bütün İslam âlemine ait zaten…
***
İstanbul’un fethine işgal diyen bir AK Partili değil de, sizden olmayan herhangi biri deseydi… Sizden olmayan birinin dili böyle sürçseydi… Cesedini çiğnemez miydiniz? Günlerce televizyonlarda rezil etmez miydiniz, manşetlerde tokatlamaz mıydınız o dili sürçeni? Evirip çevirip ekranlarda tepetaklak etmez miydiniz sizden olmayanı?! Peki AK Parti içerisinde fethe sahip çıkacak hiç mi kimse kalmadı… Ceset çiğneyin, manşetlerde dövün, rezil edin, tepetaklak edin demiyorum, diyemeyiz de. Ama vicdanlı bir çağrı, vicdanlı bir eleştiri veya hatanın kabulü gibi bir erdemlilik de sunun lütfen.
Özrün bile makbul olmayacağı, “gerekli görülen lüzum üzerine” cümlesini yazdıracak bir dil sürçmesidir bu… Tam yeri tekrarın: Sadece kişinin görevinden ayrılması veya feragati değildir istifa. İstifa, bazen “müstafi” olacağın görevden de, makamdan da daha büyük görev, daha büyük makamdır. Bazen gitmen, gelmenden; ayrılman bulunmandan daha hayırlıdır. Hem kişi için, hem makam için…
İstanbul’un fethine “işgal” diyen makam işgal edilmiş makamdır. İstifa yoksa eğer memleketimde, o zaman Cumhurbaşkanı’nın yüksek müsaadelerinin devreye girmesi gerekmez mi?..
Hülasa-i kelam: Siz “işgal” deseniz de, bizim bir müjdemiz var elhamdülillah… “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”


Mustafa Kurdaş