Emperyalist işgaller İsmail Kıllıoğlu

İnsanlık tarihinin akışında, mesela göçebe olanlar yerleşik olanların yaşadığı yerleri çeşitli şekillerde elde ettiği, elde etmeye uğraştığı gibi, topluluk, toplum ve devlet denilen örgütlü bir yapı halinde de, diğer topluluk, toplum ve devletleri farklı yollardan hükmü altına almaya çalışılmıştır. Elde etme, hükmü altına alma, hâkimiyet kurma amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik hareketler, faaliyetler veya eylemler farklı şekillerde tanımlanmışlardır. Bu tanımlamaları ifade etmek ve aralarındaki farkları sonuçları itibariyle belirtmek için fetih, istila ve işgal kavramları kullanılmıştır. Sözgelimi, kısaca, fethi, bir ülkeyi veya yeri savaşarak alma, ele geçirme biçiminde ifade ederken; istilayı, büyük ve geniş bir yeri veya bölgeyi, ülkeyi veya belli bir şehri silah gücüyle ele geçirme olarak tanımlanmıştır. İşgal de, yine askeri güç kullanmak suretiyle ele geçirme biçiminde anlaşılmıştır. Ancak daha farklı istekleri, amaçları da içerecek tarzda hareketleri ve sonuçlarını ifade eden bir anlam kazandırılmıştır. Yani işgal, sadece bir yeri, ülkeyi veya devleti ele geçirmekle sınırlı bir eylem değil, ayrıca bir isteği kabul ettirmek, bir konudaki hoşnutsuzluğu dile getirmek için kitle halinde bir yere girmek, orada kalmak veya yerleşmek anlamı taşıyan bir eylemdir. Öte yandan, işgal kavramının daha farklı olarak hukuk alanında kullanıldığını burada belirtmekle yetiniyoruz. Mesela sahipsiz olan bir taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkı tesis edilmesi de bir yönüyle işgal kavramı kapsamında görülmüştür. Günlük dilde işgal kelimesinin çeşitli anlamlarda kullanıldığına tanık olmaktayız.

Siyaset, özellikle yeniçağda Avrupa merkezli, önce dini anlayışlar ve topluluklar, sonra, başta denizcilik mesleği olmak üzere şirketler, kumpanyalar ve en sonunda imparatorluklar ve devletler tarafından, salt menfaate dayalı işgal eylemleriyle yoğun bir şekilde karşılaşılmıştır. Hollanda’nın Doğu Kumpanyası, İngiltere’nin Hint Kumpanyası gibi kuruluşlar Güney Amerika’dan Afrika’ya, özellikle Hindistan ve Uzak Doğu bölgelerinin çeşitli yollardan ve farklı araçlarla işgalleri böyledir.

Zaman içinde işgallerin yöneldiği unsurlar ve yöntemler değişkenlik göstermekle birlikte, amaç daima yerini korumuştur. O amaç, hangi yollarla olursa olsun işgal eylemini gerçekleştirenin menfaatinin merkezde yer alması gözetilmesi ve neredeyse hiç vazgeçilmez olmasıdır. Söz konusu amacın gerçekleştirilmesi önünde ortaya çıkan ve engel olarak görülen her kişi, topluluk, toplum, ülke, kuruluş, kurum yönetim ve devletlerin, elverişli görülen yollardan bertaraf edilmesi adeta değişmez bir yöntem, daha doğrusu politika olarak benimsenip sürdürülmesidir.

Geçen yüzyıllardan günümüze yansıyan bu emperyalist politikaların yoğunlaştığı, her türlü yolun, geçmişte olduğundan daha açık ve kesin bir şekilde “mübah” sayıldığı yöntemlerin uygulama alanı Müslüman halklar ve üzerinde yaşadıkları ülkelerdir. Ne var ki, Müslüman halkların yaşadığı ülkelerdeki yönetimler, değil emperyalizm olgusunu en azından düşünsel düzeyde algılayarak belli bir bilincin oluşumuna imkân sağlamak, aksine emperyalizmi var olmalarının asıl kaynağı olarak görüp, ona en sadık ve yararlı hizmeti verebileceği kanısını ve güvenini ispat etme çabası içinde uğraşmaktadırlar adeta.